... Ne var ki, ne zaman içimde buna dair bir kıpırtı, bir mevcelenme hâsıl olsa, kimi zaman kalemimi, kimi zaman defterimi yahut karalayacak bir kâğıt parçasını, bazen bilgisayarımı (klavyemi), bazen kalbimi-özümü, bazı demde benliğimi-hissiyatımı, hemen çoğu zaman samimiyetimi, bazı an kendimde yazacak mecali, bazen yazma cür’etinde bulunma istidadını, bazan da bana ilham kaynağı olacak hatıraları, o güzel günlerden bir kareyi bana yardım eder vaziyette bulamıyorum hemen yanı başımda. Çaresiz bakınıp duruyorum etrafıma şaşkın şaşkın... Bakıyor ve sonra gülüyorum kendi bimecal, aciz halime ve duyguları dile getirmekten olabildiğince uzak kelimelerin ben gibi bîçâre, aciz, aç biilaç kalışına. Ve yine yöneliyorum duygu yoğunluğunun yaşandığı, hissedildiği; gönül tasının kaynadığı, kaynayıp kabına sığmadığı, kalb çanağının dolup taştığı ama bir o kadar da dıyk-ı elfazın çekildiği, kelime kıtlığına maruz kalındığı böylesi durumlarda en çok başvurduğum mısralara:
"Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel olduğunu, kelimelerinse kifayetsiz." -O. Veli-
...
Sahi söyler misiniz kaç çift kelime ya da kelimecik karşılayabilir gözlerdeki derin manayı, aşkı-sevdayı, sevdalanmayı...
Neye tekabül eder bir gülümsemedeki enginlik, kalplerdeki renginlik ve gönüldeki zenginlik kelimeler âleminde.
Ve nasıl bir şeydir yavrusuna dair hissettikleri, içinde besleyip büyüttüğü, hiç toz kondurmadığı ‘şefkat’ dolu aşkın ve coşkun duyguları bir ana yüreğinin.
Ve ne ile ölçülebilir isar hasleti, feragat akabesi, fedakârlık şahikası, diğer gamlık zirveleri, ‘başkaları için yaşama sanatı’, adanmışlık ruhu.
Ve kaç düzine sözcüğe denk gelir, bir öğretmenin öğrencilerine dair düşündükleri, hissettikleri, sevgisi, onlara olan güveni ve hayalinde sevgi ve muhabbetle yeşerttiği umut bahçesi onlar için…
Ve hangi lafızlar kalıp olabilir onca yıl yaşanmış birlikteliklere, dostluklara, karşılıksız sevmelere inadına…
Ve hangi? Hangi beliğane dile gelmiş-getirilmiş kelimeler zarf olabilir ‘sadece O’nun(c.c.) rızası için sevme’ mazrufuna.
Ve hangi şiir resmedebilir zalimin elinde inim inim inleyen mazlumun içinde bulunduğu perişan vaziyeti ve onun arş-ı alayı velveleye getiren ahını.
Ve hangi roman istiab edebilir haddi aşmış zalimlerin, zorbaların, hilebazların yere-göğe sığmayan haksızlıklarını, hayâsızlıklarını, saygısızlıklarını, insafsızlıklarını, iftiralarını, çamur atmalarını.
Ve hangi öykü tasvir ve hangi hikâye yazarı hikâye edebilir ‘yeşeren düşünceleri’, ‘ışık süvarilerini’, ‘ümit neslini’, nevbaharı, baharı, çiçekleri, mest eden rayihasıyla gülleri ve dalında şakıyan bülbülü ve terennüm ettiği sevda şiirini.
Hâsılı dostum, lal-ü ebkem kesiliyor kelimeler, söz ve beyana dair her şey böylesi durumlarda, sesi kısıldıkça kısılıyor ve bir hiçlik deryasına yelken açıyor onlar; coştukça coşan, sel olup akan kimi zaman hasret deryasına kimi de ümit çağlayanına kavuşan duyguların, hissiyatın aksine.
Hatıralar mı?
Onlara da buluyorum bir bahane ‘ağlarım hatıra geldikçe gülüştüklerimiz’ diyerek. Ve şaşkınlığım bir kat daha artıyor, dönüyorum yine başladığım yere ve bir kere daha hayret ediyorum kendi hal-i pürmelâlime ve bencileyin kelimelerin vefasızlığına, kifayetsizliğine, yetersizliğine. Sonra hayıflanıyor, üzülüyor ve sitem ediyorum onlara, sevdiklerime karşı beslediğim duyguları ifade edemiyorsunuz, hissiyatıma tercüman olamıyorsunuz diye. Neden sonra düşünüyorum karşımda ağlamaklı duran kelimelere bakarak. Ve onlardan biri dile gelecek gibi oluyor belli-belirsiz bir iniltiyle ‘içi boş, samimiyetten uzak binlerce tumturaklı laf edeceğine, kalbinin taa derinliklerinden gelen tek kelime merhemdir yarene ve işte bu yeter sana ve sevdiklerine.’ dediğini işitiyorum. Bir başkası ‘ihlâslı bir duruş, bir duyuş, bir bakış müreccahtır edibane, beliğane ifade edilmiş nice kelimeye, destan kesmelere...’ diyor. Sonra ‘iki kaşık hal ver bana, on kepçe kal vereceğine’ sözü geliyor aklıma. Hak veriyorum gözü yaşlı, sinesi dertli, samimiyetten bihaber naehilerin elinde kullanıla kullanıla yıpranmış, renk atmış, pörsümüş, bitab ve bizar düşmüş o talihsiz kelimelere.
Ve gömülüyorum derin bir sessizliğe, kapayıp gözlerimi salıyorum kendimi sessiz-sedasız bir musiki âlemine ve ‘sükûtun çığlıklarını’ dinliyorum ‘sessizliğin sesi’ yerine.
Dostlara gelince, içten bir gülümseme; kucak dolusu ihlas, samimiyet, tevekkül, hilm, teenni, vakar, metanet, haşyet, heybet, emniyet, dua, sekine ve huzur dolu; sevgi ve muhabbetle bezenmiş; sıla hasretiyle süslenmiş; sabır nakışlı bir buket sükunet sunuyorum onlara kendi hayal âleminde, dostluğumuzun hatırası olsun, arkadaşlığımızın remzi olarak kalsın ve kardeşliğimizin resmi olarak bilinsin diye.
Umarım sohbetiniz hep ‘sohbet-i canan’ olur, kalbiniz bir güvercin kalbi gibi tir tir titrerken hep ‘samimiyet, samimiyet’ diyerek ‘ihlâs’ soluklayarak atar. Temenni ederim ki ‘VEFA’ koklamaya doyamayacağınız bahçenizin en güzel gülü olur ve isterim ki biz hep dost kalalım, birbirimizi Allah için sevelim, birbirimizden uzak olsak da. Zira biz inanıyoruz ki, zaman ve mekân birer mânia olamaz buna ve engel teşkil etmesi mevzubahis olamaz mesafelerin buna asla...
Arzu ederim ki, hep huzur sokağında dolaşa; hoşgörü yamaçlarında reftare salına; mutluluk rüzgârıyla serinleye; misk-i amber rayihasıyla sermest ola; sevgi çağlayanında yuna ve yıkana; -hemen ol iki cihanda- saadet yurdunda meskûn ola ve dahi mes’ud ve bahtiyar ola; muvaffakiyet merdiveninde bitevi yüksele, madden ve manen teali ve terakki ede, maddi-manevi mertebeleri tez elden kat ede; uhrevi mülahazalarla hep oturup-kalka; üns esintileri ile dolup-taşa; ötelere dil beste ola; başka sevdalara gönül kaptırmaya, ‘ballar balını bula’ ; ‘rıza’ ufkunda dolaşa, ‘ihlâs’ iksirini hemişe yudumlaya; yümünlü, bereketli bir ömür süre; emaneti teslim edeceğiniz ana kadar emanette emin ola; emn-ü eman içinde yaşayasınız.
Diler ve dilenirim ki; Zamanın ve hadiselerin çıldırtıcılığı karşısında ‘dua’ kalkanıyla mücehhez ola ve ‘sabır’ tiryakiyle her daim merhem bula; sahip olduğunuz ve olacağınız nimetlere karşı ‘şükür’ kadirşinaslığı ve nimetiyle karşılık vere; haktan, adaletten ayrılmaya; hep hakkı konuşa, hakkı dinleye, Hakka dil beste ola, Hakkın katında muteber ola; muhabbet fedaisi ola; gözlerin görmediği kulakların işitmediği nimetlerle serfiraz ola; cennetin o bayıltan nimetlerine kavuşa ve o insanı sermest eden kokusuyla kendinden geçe; o baş döndürücü, mübarek, müzeyyen, mutahhar memlekette misafir edilirken şu fakiri de unutmayıp yanına davet ede ve hemişe buram buram sevgi, buhur buhur şefkat, burcu burcu merhamet ve elvan elvan dostluk, kardeşlik ve arkadaşlık soluklarıyla soluklanasınız.
İnşâallah...