Geçmişim kayıp! Hükümsüzdür... (1)
Önceleri oyunlarım, sevimli hayallerim vardı...
İkinci bin yılın son evresinde dünyaya gelmiş, sırf ilk bunların söylenmesi için seçildiğine inandığım “anne” ve “baba” hitaplarından biriyle konuşmaya başlamıştım. Dolayısıyla dünya coğrafyasının en şaşalı topraklarından biri vatanım, bir elin parmakları içinde gösterilecek ırklardan biri bayrağım olmuştu. Dilim talan edilmiş Türkçe, dinim talan edilmeye çalışılan İslam idi... “Bundan güzeli Şam’da kayısı” deyimini ilk duyduğumda tamam dedim, bu beni anlatıyor. Din hak din, dil Osmanlı mirası, vatan dünyanın tam ortası...
Evimiz romanlara konu olan incir ağacına bakmasa da, koca bir kayısı ağacı uzanıyordu boylu boyunca. Bu sebeple balkonumuz kedilerin barınağı, oraya atılmış eskice döşek yatakları olmuştu. Validem bundan kedileri haz etmezdi, yazık ki bu haz etmeyiş güzelim ağacın sobada kül olmasına kadar gitmişti. Böylece bahçemizin tek süsü ev boyunu aşan dut ağacı olmuştu, küçük yaşlarda TV başına bırakılan körpe bedenim, bir Hollywood filmini izlemiş, ağaç ev kuran çocukların maceralarına epey heves etmişti. Dut ağacına kulübe olur mu-nun cevabını bulmak için marangozluğa soyunuşum haftalarıma mâl olsa da; derme çatma bir “olur” değmişti tüm yorgunluğuma... Bilgisayar yoktu kulübemde, masa ve koltukta yoktu filmdeki gibi, imar evimizden bile geçmediği için tapu olmaması hiçte can sıkıcı gelmemişti. Komşumuzun haylaz veletleri haftalar sonra kıskanıp yıkıncaya kadar da dünya nânıma yaptığım ve keyif aldığım en iyi işti hiç şüphesiz. Sonra anladım “kıskançlığın” ne can yakıcı bir şey olduğunu, bir çatı yıkacak kini yaşa bakmadan duyurduğunu...
Neyse ki küçük gözlerimi TV başında bırakmaktan çekinmeyen ailem kavga etmemem için kuş almayı akıl etmişti. Üstelik sadece TV’de görebildiğim bir papağan almışlardı, cinsinden ötürü konuşmadığını çok sonra anlayacağım için bu noktada hiçbir üzüntü yaşamadım, açık alanda bıraktığımda bile kaçmadığını fark edince ailenin en ufak üyeliğini severek kendisine bırakmıştım. Sekiz yıl bizle beraber yaşadığını düşündükçe bu üyeliğin hakkını verdiği bir gerçekti.
Okul vardı bir de; mecbur gidilmesi gerektiğini yedi yaşında fark ettiğim. Üzerime üniforma, sırtıma karikatür işli çanta, boynuma beslenme ve su içmeye yarayan cici matara... Böbürlenerek okul yolunu tutan bir babanın eli eşliğinde okul yolunu tutmuş, hiç çekinmememe rağmen yol boyu okulu metheder sözler duymuştum. Küçük kapısında girdik beraber kamu alanına girmeye alışık olmayan sakallı babam ile, aynı kıyafetlerin giydirildiği bir tabur çocuk aval aval etrafını seyrederken “ne kadar kötü olabilir ki” söz oldu cesurca, ta ki Mozart’tan olduğunu öğrendiğimde “vay be” dediğim teneffüs zili çalana değin... Sanki evde buna çalışmıştı bir tabur çocuk, şişman müdür yardımcısı Ali Rıza hoca okul kapısında görünür görünmez herkesin gözleri pınara, dilleri hıçkırıklara dönüşmüştü. Biri ağladığında hâlâ yutkunamıyorsam bu durumun sebebi o gün bilinçaltıma işlenenlerdir şüphesiz. Dayanamadım ben de başladım ağlamaya... “Okul denen hücreye atacaklar, ellerimizi bağlayıp önümüzde oyun oynayacaklar, işkence diye çikolataları gözümüzün önüne bırakacaklar, çizgi film açıp sade sesini duyuracaklar...” yok yok bu kadar kurguya yetmezdi aklım, cevabını merak eden babama: “herkes ağlıyor ondan ağlıyorum” demiş, tebessüm eden bu sakallı adama gülerek karşılık vermiştim. Mamafih elime biraz para sıkıştırmış acıkırsan simit alır yersin diyecek kadar da gönlümü almıştı...
İsa, Arif ve Huzeyfe...
Son okul arkadaşlarımı sayamadığım halde, ilkokul arkadaşlarımı bu kadar hızlı ve düşünmeden sayışım neye işaret bilmiyorum... Belki bu dört çocuğun saf ve samimi arkadaşlıkları “ayrılık” ne demek öğrettiği için söylemek istemiyorum. İki hafta geçmeden İsa’yı ikinci sınıfa aldılar yaşı tuttuğu ve fişleri okuyabildiği için, çok geçmeden kaydını başka bir okula. Sıra arkadaşım Arif’i ise üçüncü sınıfta ayırdılar yanımdan, melekler o bize daha fazla lazım demişti galiba. Trafik canavarını çocuk yaşta tanımak vardı ve unutmama üzere o gün tanışılmıştı. Futbol takımının kaptanı, boşalan sıramın yeni kahramanı Huzeyfe ise bir yıl sonra başka bir vilayete taşındı. Bir çocuk için erkendi “ayrılık” ne demek bilmek ve geçti böyle içten arkadaşlar edinebilmek...
Yine de çocuktuk ve unutuyorduk çok sonra hatırlayacak ve çok sonra anlayacak kadar...
Nihayetinde dünya aynı, insanlar aynı, duygular aynıydı...
Ve...
Sonraları inancım, sevimsiz anlamalarım olacaktı...
...
Mahmut Sayar
Önceleri oyunlarım, sevimli hayallerim vardı...
İkinci bin yılın son evresinde dünyaya gelmiş, sırf ilk bunların söylenmesi için seçildiğine inandığım “anne” ve “baba” hitaplarından biriyle konuşmaya başlamıştım. Dolayısıyla dünya coğrafyasının en şaşalı topraklarından biri vatanım, bir elin parmakları içinde gösterilecek ırklardan biri bayrağım olmuştu. Dilim talan edilmiş Türkçe, dinim talan edilmeye çalışılan İslam idi... “Bundan güzeli Şam’da kayısı” deyimini ilk duyduğumda tamam dedim, bu beni anlatıyor. Din hak din, dil Osmanlı mirası, vatan dünyanın tam ortası...
Evimiz romanlara konu olan incir ağacına bakmasa da, koca bir kayısı ağacı uzanıyordu boylu boyunca. Bu sebeple balkonumuz kedilerin barınağı, oraya atılmış eskice döşek yatakları olmuştu. Validem bundan kedileri haz etmezdi, yazık ki bu haz etmeyiş güzelim ağacın sobada kül olmasına kadar gitmişti. Böylece bahçemizin tek süsü ev boyunu aşan dut ağacı olmuştu, küçük yaşlarda TV başına bırakılan körpe bedenim, bir Hollywood filmini izlemiş, ağaç ev kuran çocukların maceralarına epey heves etmişti. Dut ağacına kulübe olur mu-nun cevabını bulmak için marangozluğa soyunuşum haftalarıma mâl olsa da; derme çatma bir “olur” değmişti tüm yorgunluğuma... Bilgisayar yoktu kulübemde, masa ve koltukta yoktu filmdeki gibi, imar evimizden bile geçmediği için tapu olmaması hiçte can sıkıcı gelmemişti. Komşumuzun haylaz veletleri haftalar sonra kıskanıp yıkıncaya kadar da dünya nânıma yaptığım ve keyif aldığım en iyi işti hiç şüphesiz. Sonra anladım “kıskançlığın” ne can yakıcı bir şey olduğunu, bir çatı yıkacak kini yaşa bakmadan duyurduğunu...
Neyse ki küçük gözlerimi TV başında bırakmaktan çekinmeyen ailem kavga etmemem için kuş almayı akıl etmişti. Üstelik sadece TV’de görebildiğim bir papağan almışlardı, cinsinden ötürü konuşmadığını çok sonra anlayacağım için bu noktada hiçbir üzüntü yaşamadım, açık alanda bıraktığımda bile kaçmadığını fark edince ailenin en ufak üyeliğini severek kendisine bırakmıştım. Sekiz yıl bizle beraber yaşadığını düşündükçe bu üyeliğin hakkını verdiği bir gerçekti.
Okul vardı bir de; mecbur gidilmesi gerektiğini yedi yaşında fark ettiğim. Üzerime üniforma, sırtıma karikatür işli çanta, boynuma beslenme ve su içmeye yarayan cici matara... Böbürlenerek okul yolunu tutan bir babanın eli eşliğinde okul yolunu tutmuş, hiç çekinmememe rağmen yol boyu okulu metheder sözler duymuştum. Küçük kapısında girdik beraber kamu alanına girmeye alışık olmayan sakallı babam ile, aynı kıyafetlerin giydirildiği bir tabur çocuk aval aval etrafını seyrederken “ne kadar kötü olabilir ki” söz oldu cesurca, ta ki Mozart’tan olduğunu öğrendiğimde “vay be” dediğim teneffüs zili çalana değin... Sanki evde buna çalışmıştı bir tabur çocuk, şişman müdür yardımcısı Ali Rıza hoca okul kapısında görünür görünmez herkesin gözleri pınara, dilleri hıçkırıklara dönüşmüştü. Biri ağladığında hâlâ yutkunamıyorsam bu durumun sebebi o gün bilinçaltıma işlenenlerdir şüphesiz. Dayanamadım ben de başladım ağlamaya... “Okul denen hücreye atacaklar, ellerimizi bağlayıp önümüzde oyun oynayacaklar, işkence diye çikolataları gözümüzün önüne bırakacaklar, çizgi film açıp sade sesini duyuracaklar...” yok yok bu kadar kurguya yetmezdi aklım, cevabını merak eden babama: “herkes ağlıyor ondan ağlıyorum” demiş, tebessüm eden bu sakallı adama gülerek karşılık vermiştim. Mamafih elime biraz para sıkıştırmış acıkırsan simit alır yersin diyecek kadar da gönlümü almıştı...
İsa, Arif ve Huzeyfe...
Son okul arkadaşlarımı sayamadığım halde, ilkokul arkadaşlarımı bu kadar hızlı ve düşünmeden sayışım neye işaret bilmiyorum... Belki bu dört çocuğun saf ve samimi arkadaşlıkları “ayrılık” ne demek öğrettiği için söylemek istemiyorum. İki hafta geçmeden İsa’yı ikinci sınıfa aldılar yaşı tuttuğu ve fişleri okuyabildiği için, çok geçmeden kaydını başka bir okula. Sıra arkadaşım Arif’i ise üçüncü sınıfta ayırdılar yanımdan, melekler o bize daha fazla lazım demişti galiba. Trafik canavarını çocuk yaşta tanımak vardı ve unutmama üzere o gün tanışılmıştı. Futbol takımının kaptanı, boşalan sıramın yeni kahramanı Huzeyfe ise bir yıl sonra başka bir vilayete taşındı. Bir çocuk için erkendi “ayrılık” ne demek bilmek ve geçti böyle içten arkadaşlar edinebilmek...
Yine de çocuktuk ve unutuyorduk çok sonra hatırlayacak ve çok sonra anlayacak kadar...
Nihayetinde dünya aynı, insanlar aynı, duygular aynıydı...
Ve...
Sonraları inancım, sevimsiz anlamalarım olacaktı...
...
Mahmut Sayar
Favorilere Ekle
Sık Kullanılanlar
E-posta ile Bildir
Okunma: 372
Yorumlar (0)

Yorum Yazın
Yorum ekleyebilmeniz için giriş yapmanız gerekiyor. Henüz bir hesabınız yoksa lütfen kayıt olun.
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


























